SİS ve TEVFİK FİKRET

Sis

İBRAHİM BAŞTUĞ

Tevfik Fikret’in (1867-1915) Rumeli Hisarı’na bakan yamaçtaki evine; Aşiyan’a her gidişimde “Sis” adlı yağlıboya tablonun önünde uzun uzun dikilirim. Cepheden bakınca gri ve derinliksiz, küçük bir sandaldan başka bir şeyin seçilmediği tabloya yandan bakınca sisin ardında minareli siluetiyle İstanbul’un belirdiğini görürüm. Arap harfleriyle “Tevfik Fikret Beye” ibaresinin altındaki imzadan açıkça anlaşılamamakla birlikte bu tablonun ressamının Şehzade Abdülmecid (1868-1944, Osmanlı soyundan gelen son halife) olduğu bilinir. Tablonun çerçevesine çivilenmiş metal isimlikte ise şu ibare yine Arap harfleriyle yer alır: “Sis: Rübab-ı Şikeste”

Osmanlı’nın yıkılışı yaşadığı yıllar, herkes gibi ressam şehzadeyi ve şairi de derinden etkileyen bir kaos ortamıdır. Pek çok değer yıkılırken yeni değerlerin tanımı henüz yeterince net değildir.
Rübab-ı Şikeste’den seçtiği şiirleri günümüz diline aktaran Ahmet Muhip Dıranas’ın sadeleştirmesinden okuyalım:

“Sarmış yine ufuklarını inatçı bir sis, 
Bir akça karanlık ki bu gitgide artan. 
Basıncının altında silinmiş gibi her şey,
Bir tozlu ve görkemli yoğunluk ki bakışlar
Dikkatle işleyemez derinliğine, korkar;
Ama layık sana bu karanlık, derin örtü,
Layık bu örtünüş sana, ey sahnesi zulmün!”…

Tevfik Fikret’in “Sis” adlı şiiri ile Abdülmecid’in “Sis” adlı tablosu Aşiyan’da yan yana sergileniyor bugün. Bu iki eserin karşısında, 1900 yıllarının İstanbul’unu düşünürüm. Koskoca “cihan imparatorluğu”nun yıkılış sahnesinin son demleridir artık. Aydınlanmacı bir şair ve yenilikçi bir şehzade, yüzyılın içinden geçtiği sisten seslenmektedir:

“Ey sahnesi zulmün… Evet, ey sahnesi her gösterişin,
Ey facialarla bezenmiş parıltılarla dolu sahne!
Ey parlaklığın, gösterişin beşiği ve mezarı;
Doğunun ezelden beri hep göz alan kraliçesi;
Ey kanlı sevgileri tiksinmeden, ürpermeden
Besleyip büyüten zevk düşkünü göğüs,
Ey Marmara’nın mavi kucağında
Ölmüş gibi dalgın uyuyan canlı yığın;
Ey köhne Bizans, ey koca gözbağıcı bunak,
Ey bin kocadan artakalan kız gibi dul
Hâlâ güzelliğinde tazeliğin büyüsü var,
Hâlâ titrer üstüne bütün gözler senin.
Dışardan, uzaktan açılan bakışlara süzgün
Mavi gözlerinle ne uysal görünürsün.”

Sultan II. Abdülhamid (1842-1918), siyasi istikrar kötüye gittikçe baskıyı arttırmış, hafiyelerinin peşlerine hafiye takmıştır. Fikret’in “Vicdanlara dek uzatılmış hafiye kulakları;/ Ey işitilmek korkusuyla kilitlenmiş ağızlar” dizelerine yansıdığı gibi İstanbul hafiye kaynamaktadır. Hatta iş o kadar çığrından çıkmıştır ki adi suçların takibi için “böcek” unvanıyla eski hırsızlar, uğursuzlar sivil polis yapılarak “böcekbaşı”na bağlanmıştır. İşin dramatik yanı ise baskıcı yönetimiyle ünlü Abdülhamid’in 1876’da Birinci Meşrutiyetçilerin desteğiyle tahta çıkmış olması. Ama kendi ilan ettiği Kanun-i Esasi’yle açtığı Millet Meclisi yine onun hezeyanlarının kurbanı olur. Bu arada Osmanlı pek çok toprak kaybeder; şu sıralar Kıbrıs nedeniyle sık sık adı geçen Girit Adası da dahil. Abdülhamid 1908’de İkinci Meşrutiyet’i ilan edip Millet Meclisi’ni yeniden açmak zorunda kalır ama tahttan da indirilir.

“Sis” bu karmaşanın, güvensizliğin ve sahtekârlığın dile getirilişidir: 
“Uysal, fakat en kirli kadınlar gibi uysal; 
Üstünde coşan gözyaşının hepsine hissiz. 
Temelin atılırken daha bir hayın el
Yapına zehirli bir lanet suyu katmış sanki! 
Bir sahtecilik kiri dalgalanır zerrelerinde, 
Bir zerre temizlik bulamazsın içerinde;
Hep sahteliğin, hep hasedin, hep çıkarın kirliliği;
Yalnız bu… ve yalnız bunun yükselme ümidi.
Milyonla barındırdığın cesetler arasından 
Kaç tane alın vardır çıkacak pak ve ışıklı?
Örtün, evet ey facia… Örtün, evet ey kent;
Örtün ve de sonsuz uyu, evrensel orospu.”

Fikret’in şiiri için; “Sis bir patlama anının” der Ahmet Hamdi Tanpınar, “herhangi bir benzetme ile ifadesi değildir. Belki Abdülhamid devrinin bir hasta odasını andıran vehimli İstanbul’unun geniş bir vizyonda toplanmış bütün bir romanıdır… Bu bir manzume değil, geniş, korkunç ve zalim bir bedduadır ki, faciadan faciaya atlayan ve yer yer hakikaten ilkel olan ıstırabı sonuna doğru başkent sokaklarında sefil ve başı dönmüş dolaşan kimsesiz kadınların ve bakımsız çocukların talihine eğilmiş çok insani bir şefkate dönüşür ve onunla biter.” (Edebiyat Üzerine Makaleler, s. 288)
Evet bir “beddua”dır “Sis”; yıkım getiren büyük çürümüşlüğe beddua:

“Ey debdebeler, tantanalar, şanlar, alaylar; 
Katil kuleler, kaleli, zındanlı saraylar;
Ey anıların kurşun kaplı türbesi, ulu tapınak;
Ey mağrur sütunlar ki bağlı birer dev,
Geçmişleri geleceklere anlatmaya memur;
Ey dişleri düşmüş sırıtan sur kafilesi;
Ey kubbeler, ey şanlı yapıtlar, dualar için;
Ey doğruluğun sözlerini taşıyan minareler.
Ey damları çökmüş medreseler, mahkemecikler;
Ey servilerin siyah gölgesinde birer yer
Tutabilmiş nice bin sabırIı dilenci:
‘Geçmişlere rahmet!’ diyen mezar taşları:
Ey türbeler, ey her biri velveleli bir yad
Uyandırarak sessiz soluksuz uyuyan atalar;
Ey çamurla tozun savaştığı eski sokaklar;
Ey her açılan gediğinden bir olay sayıklar
Viraneler, ey it kopuğun uyuyup pustuğu yerler;
Ey kapkara damlarla ayakta birer yası
Temsil eden tasasız, çürük çarık evler;
Ey her biri bir leyleğe, bir çaylağa yurt
Gamlı ocaklar ki somurtmuş acılarla,
Yıllarca zamandan beri tütmek ne… unutmuş;
Ey midelerin sıkboğaz zehri önünde
Her tür adiliği yutmakta olan kupkuru ağızlar;
Ey doğa’nın bağışıyla en hazır, en nimet verici
Yaratılmışken aç, tenbel ve kısır;
Her nimeti, her lutfu, kurtuluşun bütün nedenlerini
Gökten dilenen adi boyun eğme… ikiyüzlü gidi!
Ey köpek sesleri, ey konuşma onuruyla seçilmiş
İnsanda şu nankörlüğü lanetleyen haykırmalar;
Ey faydası yok gözyaşları, ey acı gülmeler;
Ey dertten ve aczden yakınan sözler, kinli bakışlar;
Ey efsane boşluğuna yuvarlanmış anı: namus;
Ey ikbal kıblesine çıkan yol: ayak öpme;
Ey eli silahlı korku, ki ettiğin kötülükler yüzündendir,
Öksüz, dul ağızlardaki her yakınış talihten;
Ey kişiye dokunulmazlık ve özgürlüğe benzer
Bir soluk alma hakkı veren kanun masalı;
Ey gerçekleşemez vaat, ey ebedi ve mutlak yalan,
Ey mahkemelerden bitevi sürülen hak;
Ey kuruntular saldırısıyla duygusallık gücü gitmiş
Vicdanlara dek uzatılmış hafiye kulakları;
Ey işitilmek korkusuyla kilitlenmiş ağızlar;
Ey hor görülen, kin duyulan ulusallık ünü;
Ey kılıç ve kalem, ey iki siyasal mahkûm;
Ey erdem ve edepten pay alanlar, unutulmuş yüzler;
Ey korku yükünden iki büklüm gezer olmuş
Eşraf ve bütün halk, o ün almış koca toplum;
Ey önüne eğilmiş baş, ki ak pak fakat iğrenç;
Ey taze kadın, ey onu takibe koşan genç;
Ey hicranla vurulmuş ana, ey küskün duran eş;
Ey kimsesiz, avare çocuklar… hele sizler,
Hele sizler…

Örtün, evet, ey facia… Örtün, evet, ey kent;
Örtün ve de sonsuz uyu, evrensel orospu!..”

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s