Orhan Veli’nin Türküyle İmtihanı


Orhan Veli’nin Türküyle İmtihanı

Orhan Veli, Yeni İstanbul gazetesinde, 29 Ekim 1950’de yayımlanan yazısında Cumhuriyet dönemi şiirini değerlendirir. Edebiyat tarihinde aynı adlı şiir akımının manifestosu sayılacak ünlü Garip önsözünü yazalı dokuz, ikinci baskıya “Garip İçin” önsözünü yazalı beş yıl olmuştur. Bu üç yazının birlikte okunmasının, Orhan Veli’nin şiir anlayışının kavranmasını kolaylaştıracağını düşünüyorum.

YAZI: İBRAHİM BAŞTUĞ

Orhan Veli, Yeni İstanbul gazetesinde, 29 Ekim 1950’de yayımlanan yazısında Cumhuriyet dönemi şiirini değerlendirir. Edebiyat tarihinde aynı adlı şiir akımının manifestosu sayılacak ünlü Garip önsözünü yazalı dokuz, ikinci baskıya “Garip İçin” önsözünü yazalı beş yıl olmuştur. Bu üç yazının birlikte okunmasının, Orhan Veli’nin şiir anlayışının kavranmasını kolaylaştıracağını düşünüyorum.

Metin Eloğlu'nun fırçasından Orhan Veli.

Metin Eloğlu’nun fırçasından Orhan Veli.

Garip ‘in ilk baskısına yazdığı önsözde geleneksel şiirin ölçü, uyak gibi biçimsel sınırlamalarıyla kelimeye şiirdeki işlevinden bağımsız bir değer atfetmeye yani “şairane”ye getirdiği eleştiri bir yana bırakılırsa, üzerinde ıslarla durulan konuların başında gerçeküstücülük gelir. Orhan Veli “Bizim arzumuza en çok yaklaşan sanat cereyanı” dediği gerçeküstücülük için yine de şu dipnotu düşme gereği duyar: “Surrealisme’den birkaç defa böyle sempati ile bahsetmemizden olsa gerek -ya surrealisme’i, yahut da bizim şiirlerimizi okumamış bazı insanlar hakkımızda yazılar yazarken- bizi bu isimle tavsif ettiler. Halbuki surrealisme’le, burada bahsettiğim iştirakler dışında hiçbir alâkamız olmadığı gibi herhangi bir edebi mekteple de bağlılığımız mevcut değildir.”[1]

Hemen arkasından gelen bölümde şiirin “bilinçaltını boşaltma” olmaması gereği üzerinde durulur; “Eğer böyle olsaydı herkes sanatkâr olurdu. Halbuki sanatkâr, elde edilmiş bir melekeyi rüya vesaire cinsinden haller haricinde de kullanabilen adamdır”[2] denir. Freud’dan ve Breton’un onu çok iyi anlamış olduğundan bahsedildikten hemen sonra bilinçaltının yazı haline getirilemeyeceği, ancak taklit edilebileceği söylenir. “Sanatkâr mükemmel bir mukallittir.”[3] Bu bölüm Platon’un mağara kurgusunu akla getirir. Sanat felsefesinin en sorunlu alanına girilir. “19’uncu asırda yaşamış realist muharririn anlattığı tabiat orijinal değildir. Zekâ tarafından taklit edilmiştir. Onun için eser kopyenin kopyesidir.”[4]

Dört yıl sonra yazılan ikinci Garip önsözü birincisine göre çok kısadır. Giriş bölümündeki, yazının hacmiyle kıyaslandığında gereğinden uzun “yalnızlık” vurgusu bir yana bırakılırsa ilk elden söylenen şu: “Onları beş sene evvel yazmıştım. Beş sene sonra da aynı şeyleri söyleyecek olduktan sonra ne diye yaşadım? O günden ölseydim olmaz mıydı? 1941 senesinde söylediklerim, 1616 senesinde 52 yaşında iken ölen Shakespeare’in, 377 yaşında söylemesi lazım gelen sözlerdi. Aynı şekilde, bundan yüz sene sonra yaşayacak bir şairin sözleri de benim yüz otuz bir yaşında düşüneceğim şeyleri anlatmalıdır.”[5]

Orhan Veli bu vehme neden kapılmış olabilir? Zamanın doğrusal ilerlediği vehmine! Metnin devamından bir yargıya varmak olanaksız. Zira birinci Garip önsözüne yapılan eleştirilerden birine, “fikirlerine gerçekten inandığım bir dostum” dediği kişiye cevap dışında kayda değer bir şey yok: “Cemiyete bağlı bir sanatın, ferdin ruhi hayatıyla ilgilenemeyeceğini söylüyordu. Ben ferdin ruhi hayatının cemiyetten büsbütün ayrı bir hadise olduğunu ileri sürmemiştim ki. Yoksa o dostum mu işi böyle telakki ediyor? Etmemesi lazım. Çünkü zıt nazariyelerin benim kadar uzlaştırıcı olmayan taraftarları bile, sırasında, kendi fikirlerini karşı tarafın iddialarıyla tamamlıyorlar. Mesela hiçbir Freud’cu yoktur ki şuuraltına itilen temayüllerin oraya cemiyetler tarafından itildiğini, dolayısıyla şuuraltı dediğimiz âlemin meydana gelmesinde cemiyetin pek büyük bir payı olduğunu kabul etmesin. O zaman söylememişsem şimdi söyleyeyim; şuuraltı’nı bir varlık değil, bir fikrin izahı için ileri sürülmüş bir mefhum diye kabul ediyorum. Hani birtakım insanların Allahı kabul etmesi gibi.”[6] İkinci Garip önsözü, sanki birincisindeki entelektüel derinlikten özellikle kaçınılarak yazıldığı duygusu uyandırır bende.

Cumhuriyetin 27. kuruluş yıldönümü için Yeni İstanbul gazetesine Cumhuriyet dönemi şiirini değerlendirdiği yazı, Orhan Veli’nin fikri dönüşümünün ipuçlarını taşır. Bu yazıda şiirin ölçü, uyak vb. biçimsel yönüne ilişkin konulara neredeyse hiç değinmez; doğrudan “dil” ve “öz” tartışmasına, üstelik iki isim, Ahmet Haşim ve Yahya Kemal üzerinden girer.

“Cumhuriyete daha önceki çağlardan miras kalan iki ünlü şairin, Yahya Kemal’le Ahmet Haşim’in, şiirlerini inceleyince, aralarındaki belli başlı ayrılıklardan birinin dil olduğunu görüyoruz. ‘ O dem ki refref-i hestiye samt olur kaim’ gibi bir mısra yazabilen Haşim’e karşılık Yahya Kemal ‘ Geçsin hayırlısıyla şu beyhude sonbahar’ diyor. Birincininkine karşılık ikincinin ne kadar sade, ne kadar rahat, ne kadar halkın dili olduğu meydanda.”[7]

Dildeki değişimin Yahya Kemal’e gelene kadarki serüvenini özetler; Tanzimat dönemini, Genç Kalemler’i anar. Cumhuriyet şiirini net bir biçimde Yahya Kemal ile başlatır. Sonra beklenmedik biçimde Nâzım Hikmet’e vurgu yapar.

“Yahya Kemal’den sonra gelen bir Nâzım Hikmet ortalığı büsbütün karıştırdı. Vezin gibi, kafiye gibi kösteklerin yanı sıra ‘Şiir dili böyle olmalıdır. Şiirde şu kelimeler kullanılır, bu kelimeler kullanılmaz’ falan gibi bağları da söküp attığı için halkın dilini daha rahat kullandı. Şiire, her türlü kelime ile birlikte, küfrü, narayı bile soktu. İzinden yürüyenler oldu. Böylelikle Türk şiiri daha geniş nefes almaya başladı. Yahya Kemal, Nâzım Hikmet ve onlardan sonrakilerin çabalamaları gösterdi ki, şiirdeki dil işi, kimi adamların sandığı gibi, bir kelime işi değildir; dil eski kelimenin yerine yeni kelime koymakla Türkçeleşmez; Türkçeleşse bile dil olmaz; işi daha temelden almak, bunun için de halkın diline, halkın konuşmasına kulak kabartmak gerekir. Ayrıca, sonucunun bir şiir konuşmasında yer alması için de, yapılan işin şairce olması gerekir.”[8]

Oysa birinci Garip önsözünde, Orhan Veli şiirde Nâzım Hikmet’in temsil ettiği “politik” tavrı açık biçimde eleştirir: “Mesele bir sınıfın ihtiyaçlarının müdafaasını yapmak olmayıp sadece zevkini aramak, bulmak ve sanata hâkim kılmaktır. Yeni bir zevke ancak yeni yollarla ve yeni vasıtalarla varılır. Birtakım nazariyelerin söylediklerini bilinen kalıplar içine sıkıştırmakta hiçbir yeni ve sanatkârane hamle yoktur. Yapıyı temelinden değiştirmelidir. Biz senelerden beri zevkimize ve irademize hükmetmiş, onları tayin etmiş, onlara şekil vermiş edebiyatların sıkıcı ve bunaltıcı tesirinden kurtarabilmek için, o edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi atmak mecburiyetindeyiz. Mümkün olsa da ‘şiir yazarken bu kelimelerle düşünmek lazımdır’ diye yaratıcı faaliyetimizi tehdit eden lisanı bile atsak. Ancak bu suretledir ki, kendimizi alışkanlıkların sürüklediği gayri tabii inhiraftan kurtarmış; safiyetimize ve hakikatimize irca etmiş oluruz.”[9]

Ölümünden sadece 15 gün önce Yeni İstanbul ‘da yayımlanan yazısı, Orhan Veli’nin de dönemin politik etkisine girdiğini; en açık biçimiyle Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun “Ne zaman bir köy türküsü duysam/ Şairliğimden utanırım” dizelerinde ifadesini bulan “halk şiiri” eğilime kapıldığını gösteriyor. Bu eğilim Orhan Veli’nin şiirlerinde de açıkça görülmekle birlikte, Sait Faik’in kendisiyle yaptığı bir söyleşide sözün iki kez halk şiirine gelmesi de şairin bu eğilimine bir işaret. Yedi Gün gazetesinde 2 Şubat 1947’de yayımlanan söyleşide Orhan Veli türkülere hayranlığını belirtir: Sait Faik sorar: “En çok hangi şairleri seversiniz?” Orhan Veli yanıtlar: “En çok isimsiz şairleri severim. Daha ziyade adı bilinmeyen halk şairlerini. Mesela türküleri çıkaranları.” S. F.: “Bir tane söyler misiniz?” “Aldı şair bakalım ne dedi:

Akşam olur hapishane kitlenir
Kimi kâğıt oynar, kimi bitlenir
Kiminin Temyizden evrakı gelir
Düştüm bir ormana yol belli değil
Yatarım yatarım gün belli değil.”[10]

Söyleşinin sonuna doğru Sait Faik sözü yine halk türkülerine getirir. Alttan alta Orhan Veli’nin “yenilikçi” şiirleriyle bir alay tonu sezilir: “Ne Sere Serpe , ne Cımbızlı Şiir beni sarmamıştı. Ne yapalım anlayamıyoruz işte. Ama böylesini anlıyoruz. İçimize bir garipliktir çöküyor. Anadolu çocuğuyuz nidelim. Yapamıyoruz biz Breton, Tzara ve Michaux ile. – Üstat, sen bana o adı bilinmez halk şairinden bir türkü daha söylesene.
– Peki!..
Hapishane içinde üç ağaç incir
Kollarım kelepçe anam boynumda zincir
Zincir sallandıkça her yanım sancır
Düştüm bir ormana yol belli değil
Yatarım yatarım gün belli değil.”[11]

Orhan Veli’nin yakın dostu, sevgilisi ve şiirlerinin ilk eleştirmeni Nahit Hanım bu söyleşideki köylülük tonundan mı, Sait Faik’in üslubundan mı bilinmez, rahatsız olduğunu Orhan Veli’ye bir mektubunda yazar. Biz ise bunu şairin cevaben yazdığı mektuptan öğreniriz. Orhan Veli kendini savunurken söyleşinin “kurgu” olduğunu ima eder, hatta söylediklerinin söylediği gibi yayımlanmadığından yakınır: “Son mektubun hakkımda iyi olmayan düşüncelerle dolu. Yedigün’deki röportaj hoşuna gitmemiş. O zaten üzerinde durulacak bir şey değil ki. Bunların unutulmamak için girişilmiş teşebbüsler olduğunu mu zannediyorsun? Bir kere, ben hiçbir gazeteciye gidip de şu bu mesele hakkında benimle konuşur musun demedim. Üstelik onların müracaatlarına çok defa ret cevabı verdim. Çünkü ben de rahatsız oluyorum. Söylediklerim hiçbir vakit benim söylediğim gibi çıkmıyor. Ayrıca o cahil muharrirlerin bir edebiyatları var. O da sinirime dokunuyor.[12] Yani benim bu işlerden bir şeyler beklediğimi düşünmekte, üstelik bunu kötü şekilde düşünmekte haksızsın.”[13]

Orhan Veli’nin türküyle sınavından başarıyla çıktığının ipuçları bu söyleşiden yaklaşık üç yıl sonra Yeni İstanbul gazetesine yazdığı, Cumhuriyet dönemi değerlendirmesinde var: “ Ne ‘Türkçe’ diyen Ziya Gökalp’ı şair sayabiliriz, ne ‘milli vezin’ diyen Mehmet Emin’i, ne de onların fikirleriyle beşlenen hececileri. Ziya Gökalp’la Mehmet Emin -ayrı ayrı yollardan da olsa- fikir adamıdırlar. Onları şairlikle vasıflandırmaya kalkışmak hem kendilerine karşı haksızlık, hem de görmek istedikleri işe karşı saygısızlık olur. Ama onlardan sonra gelip de şiir adı altında yazılar yazmış olanlar için öyle düşünemeyiz. Başarısızlıkları belki de salt istidatsızlıklarından gelmiyordur; yurtta şiirin uzun zamandan beri unutulmuş olmasının da payı vardır bu işte; ama bu da işi kökünden halletmez.”

Turgut Uyar’ın “kendini icat etme” fikri geliyor aklıma. Orhan Veli vakitsiz ölmese, yola birlikte çıktığı dostları Melih Cevdet Anday ve Oktay Rifat’ın yaptığı gibi, bambaşka bir şair icat edecekti kendinden. Bu değişimi, değişmez bir değişim ilkesi üzerine kurulu yaşamımızın yönsemesi olarak görüyorum. İyi ki doğdun Ahmet Orhan Kanık; 100. yaşın kutlu olsun!

 

İbrahim Baştuğ, Orhan Veli'nin mezarında. F: KEREM YÜCEL

İbrahim Baştuğ, Orhan Veli’nin mezarında. F: KEREM YÜCEL

[1] Orhan Veli, Garip , s. 12, Resimli Ay Matbaası, İstanbul, 1941. (Bu yazıda, Garip’in Pen Yazarlar Derneği’nce 1995’te yayımlanan “Tıpkıbasım”ından yararlanıldı.)

[2] Age, s. 13.

[3] Age, s. 13.

[4] Age, s. 13.

[5] Orhan Veli, Bütün Şiirleri , s. 179, Can Yayınları, İstanbul 1982.

[6] Age, s. 180.

[7] Orhan Veli Kanık, “Cumhuriyet Devrinde Şiir”, Militan , s. 54, 11 Kasım 1975.

[8] Age, s. 55.

[9] Orhan Veli, Garip , s. 7, Resimli Ay Matbaası, İstanbul, 1941.

[10] Adnan Veli, Orhan Veli İçin , s. 26. Yeditepe Yayınları, İstanbul, 1953.

[11] Age, s. 28.

[12] Bu söyleşideki, Orhan Veli’nin “Cımbızlı Şiir”inden hemen sonra gelen şu bölüm, Sait Faik’in söyleşiye kendince eklemeler yaptığını gösteriyor: “Okuryazar hanımları küplere bindirecek bir şiir. Orhan Veli kızacak belki. Şiirini geçen akşamki Fikret Adil’in yaptığı bir azizlikte bir hanıma okudum. Fena içerledi. Elindeki votkayı masaya bıraktı. O da irticalen:
Ne elinde nasır

Ne başında çoluk çocuk

Bir elinde yirmi dokuzluk

İki ayağında nasır

Umurumda mı Orhan Veli?

deyivermez mi?”

[13]Orhan Veli, Yalnız Seni Arıyorum-Nahit Hanım’a Mektuplar , s. 37, YKY, İstanbul, 2014.

Orhan Veli Kanık, “Cumhuriyet Devrinde Şiir”, Militan , s. 54, 11 Kasım 1975.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s