Bir Garip İstanbullu

ORHAN VELİ

Bütün benliğiyle İstanbul’dur o: Ağaçlarda sallanan yapraklardan sucuların çıngıraklarına, ağların çekildiği dalyanlardan bir kadının suya değen ayağına… Ve o “gözleri kapalı” olsa da “İstanbul’u dinliyor” hâlâ. Peki İstanbul, Orhan Veli’ye hak ettiği değeri veriyor mu?

YAZI: İBRAHİM BAŞTUĞ

S6302547a

Orhan Veli’yi şiirlerinde geçen martıyla betimleyen heykeli yine şiirlerindeki gibi Rumelihisarı’ndan İstanbul’u seyrediyor. FOTOĞRAF: İ. BAŞTUĞ

Orhan Veli’nin İstanbul’unun izlerini şiirlerinden daha çok onu tanıyanların anılarında buluruz. Şiirlerinde adı geçen İstanbul semtlerinin sayısı fazla değil: Kapalıçarşı, Mahmutpaşa, Alemdar, Sandıkburnu, Eyüp, Yüksekkaldırım, Galata Köprüsü, Galata, Beyoğlu, Fulya, Boğaziçi, Bebek, Rumelihisarı, Üsküdar, Kızkulesi, Çamlıca Tepesi, Kalender, Göksu. Beykoz’u ise “Doğduğum köy” diye anar. Çocukluğunun bir dönemini yaşadığı Cihangir’e şiirlerinde rastlanmaz. Adı geçmese de İstanbul’un birçok semti onun şiirinde martıyla, rüzgârla, yaprakla, sucuların çıngıraklarıyla kendini duyurur. “Urumelihisarı’na oturmuş”tur ama tam karşısında çok sevdiği Anadoluhisarı ve Göksu Deresi olduğunu da akılda tutmak gerekir. Çamlıca Tepesi’ne çıkmıştır “Yan gelebilmek” için ama Boğaz’dan akan “bin türlü mavi”dedir gözü.

Baştan ayağa İstanbul kestiği “İstanbul’u Dinliyorum” adlı şiirinde çizdiği panorama, mimari ve kültürel geçerliğini değilse bile şiirsel etkinliğini sürdürüyor. Ancak şu sıralar başlayan, şehrin mimari ve kültürel hafızasını bütünüyle sileceğe benzeyen “kentsel dönüşüm planı” uygulanınca Orhan Veli’nin İstanbul’undan geriye ne kalır bilinmez. Epeydir denizden karnını doyuramayıp sokak aralarındaki çöp birikintilerine dadanan martıların kaderinin, bu hepten beton labirentine dönüşecek kentte ne olacağının bilinemeyeceği gibi.

İstanbul’da üç cadde (biri Beykoz, ikisi Büyükçekmece’de) dört sokak (Kartal, Ümraniye, Avcılar, Bahçelievler’de) “Orhanveli”, “Orhanvelikanık” ya da “Şairorhanveli” adıyla anılıyor. İnternet arama motorlarının harita sayfasına “Orhan Veli Kanık” yazdığınızda Tekirdağ 100. Yıl, Elazığ Kovancılar ve Mersin Silifke’de ilki sokak, öbür ikisi cadde üç kayıt daha sıralanıyor.

Şairin, adını yaşatan bütün bu semtlerden yalnız Beykoz’la hemşerilik bağı var. “Doğduğum köye müşteri taşıyan/ Şirket vapurları bu şehirdedir” dizeleri “Bir Şehri Bırakmak” adlı şiirinden.

Beykoz’u iyi bilen iki yazın adamıyla; Türkçenin değerli deneme yazarlarından Uğur Kökden ve dostum öykü yazarı Hürriyet Yaşar ile Beykoz’da, İshakağa Caddesi’nin alt başında, Orhan Veli’nin “13 Nisan 1914 Pazartesi günü sabahı, saat 7 sıralarında” doğduğu evin karşısındayız. Üç katlı evin ikinci kat pencerelerinden biri açılıp “Dilerseniz evi gezebilirsiniz” daveti en çok Uğur Bey’i şaşırtıyor: “Şanslısınız hadi, ben belediyenin danışmanıyken girmeyi başaramadım vaktiyle!”

Doğduğu Ev ve İlk Şiirlerini Yazdığı Yalı Yıkılıyor

Evin arka cepheden genel bir fotoğrafını çekmek için bahçeye geçtik. Pencereden bizi içeri çağıran Osman Özer, babası Mustafa Hayrettin Bey’in bu evi 1939’da Orhan Veli’nin kız kardeşi Firuzan Hanım’dan aldığında bahçesinin daha büyük olduğunu söyledi. Orhan Veli’nin bu bahçede oyunlar sahnelediğini, Salah Birsel de Boğaziçi Şıngır Mıngır adlı kitabında uzun uzun anlatır. Hatta bahçede sahnelenen oyunlardan biri, Orhan Veli’nin yazdığı “Doktor İhsan”dır.

Üç katlı ev, mimari özgünlüğünü gerek yer ve tavan döşemesi, gerekse yüksek kapılarıyla orta katta koruyor. Alt kat sonradan ekleme ve bölmelerle değişmiş. Üst kat ise Osman Bey’in de söylediği gibi tamamen “sonradan çıkılmış”; alelade kapıları ve ahşap döşemesiyle alt katlardan ayrılıyor.

Taşlıkta sağdaki ahşap merdiven vaktiyle evin hanımlarının yaşadığı “harem” bölümüne çıkıyor; hemen karşısındaki daha genişçe ahşap merdivense “selamlık” bölümüne. Yukarı katlarda odalardan birbirine geçişler var. Orta kat ön cepheye bakan, bir kapısı selamlık merdivenine, diğer kapısı bitişiğindeki odaya açılan odaya geldiğimizde Osman Bey’in sesi biraz dağınıklık için (yatağını toplamayı ihmal etmiş) özür dilemekten, biraz heyecandan çatallaşıyor. “Ben 1945 yılında bu odada doğmuşum; muhtemelen Orhan Veli de burada doğdu.”

Sonra kederle ön cepheye bakan pencerelerden sağ köşedekini göstererek dikkatimizi oraya çekiyor:

“Gördüğünüz gibi ev çökmeye başladı; ölçtüm tam 24 santimetre kaymış bu tarafa.” Hem girişteki taşlığın, hem yukarı katlara çıkan selamlık merdiveninin duvarlarında renkli duvar resimleri varmış. Yıllar önce resimlerin üzeri badanayla örtülmüş. Osman Bey “Sonradan anladık değerini” diyor. “Bir üniversiteden resim hocaları getirip maliyet hesaplattık, resimlerin üzerindeki badanayı kaldırmak bizim boyumuzu aştı.” Evin kurtarılması, Orhan Veli adına yaraşır bir işleve kavuşması üzerine konuştuk ayaküstü…

Beykoz sahilinde, Ahmet Mithat’ın yalısının yanı başındaki çay bahçesinde Osman Bey de bize katıldı. Uğur Kökden, şairin “Deniz” adlı şiirinin giriş dizelerini okuyor: “Ben deniz kenarındaki odamda,/ Pencereye hiç bakmadan,/ Dışarda geçen kayıkların/ karpuz yüklü olduğunu bilirim” (Bütün Şiirleri, 1982)… Şairin doğduğu ev kıyıdan epey içeride ama Uğur Bey’in bu şiirle ev arasında kurduğu ilişkiyi yadırgamadım önceleri doğrusu. Masadakiler de yadırgamamış olmalı ki itiraz gelmedi kimseden. Sonraki dizeler aklımda bir soru çengeliyle asılı gezdim birkaç gün: “Deniz, benim eskiden yaptığım gibi,/ Aynasını odamın tavanında/ Dolaştırıp beni kızdırmaktan/ Hoşlanır.” Ama şiir bu, gerçeklikle bire bir örtüşmesini beklemiyorum. Şair başka başka evlerdeki deneyimlerini şiirinde birleştirebilir pekâlâ. Belki de Boğaz’ın karşı yakasında, Emirgân’daki İki Kuleli Yalı’da kalınan bir gecenin sabahına ait panoyu söze döktü… Değil mi ki ünlü “İstanbul’u Dinliyorum” şiirindeki “Loş kayıkhaneleriyle bir yalı” dizesine bu yalının kayıkhanesi esin vermiştir. (Ziya Şav, İki Kuleli Yalı, 2011) “Deniz” adlı şiir 1937 Eylül’ünde Varlık dergisinde yayımlandığına ve İki Kuleli Yalı 1939’a dek varlığını koruduğuna göre bu olanaklı! Ama “Ve sahile çekilmiş dalyan direkleri” dizesi de var; Beykoz’un ünlü dalyanlarını akla düşürüyor…

Zihnimde asılı duran soru çengeli Orhan Veli araştırmam sırasında çevirdiğim her sayfanın rüzgârıyla sallanıp varlığını duyurdu. Sonunda Boğaziçi Şıngır Mıngır’ın Orhan Veli ve onun Beykoz’una ayrılan bölümünde şu bilgiyle karşılaştım: “Hacı Nuri Ahmet Bey (Orhan Veli’nin anneden dedesi), 1933 yılında Ahmet Mithat Efendi Caddesi’ndeki 15 numaralı yalıyı alır. Şimdilerde yine Beykoz’da, yeri üst köşe olan Yalıköy’de salınan yalı üç katlıdır. Altında iki dükkân. Üst katlara bunların arasından çıkılır. Her katta dört oda. İkisi denize bakıyorsa, ikisi de caddeye dönüktür. Orhan Veli ilk şiir denemelerini burada yazmaya başlar.”

Beykoz Vapur İskelesi’nin kuzey yanındaki yalı Salah Birsel’in tarifine uyuyor. Bakımsızlıktan yıkılmak üzere olan bu yalının, şairimizle ilişkisini gösterir herhangi bir işaret taşımadığını belirtmeliyim. Yine de bu demek değildir ki deniz mutlaka bu yalıda şairin tavanına ayna tutmuştur…

Degüstasyon’a Değil Lambo’ya Giderdi

Orhan Veli’nin bütün şehirlerle ilişkisinde alkol motifi baskındır ama onun İstanbul’u alkol düzeyi yüksek bir İstanbul’dur. “Canan ki Degüstasyon’a gelmez/ Balıkpazarı’na hiç gelmez” dizeleriyle damıtılmıştır bu ilişki. Öte yandan bu kısacık şiir; kent, şair, sevgili üçgenini betimliyor görünse de Ahmet Hâşim’e uzanan bir esin alanı var. Haşim’in “Canan ki gündüzleri gelmez/ Akşam görünür havz üzerinde” dizelerine kadeh kaldırarak verilmiş bir selamdır. Bilindiği gibi Orhan Veli’nin “Bir de rakı şişesinde balık olsam” dizesi de Hâşim’in “Göllerde bu dem bir kamış olsam” dizesiyle kadeh tokuşturur.

Degüstasyon, şiirde adı geçtiği için ünlüdür ancak kardeşi Adnan Veli’nin tanıklığından biliyoruz ki onun asıl mekânı, arkadaşı Lambo’nun yeridir: “İstanbul’da nadiren Degüstasyon’a, sık sık da Balık Pazarı’ndaki Lambo’ya giderdi. Lambo onun en sevdiği dostlarındandı. Tepebaşı’nda, sokak aralarındaki meyhanelere devam ettiği de olurdu.” (Orhan Veli İçin, 1953)

Orhan Veli’nin Lambo müdavimliği Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’ndan arkadaşı Erol Güney’in anılarına da yansır: “Evde içki yoktur, yarım saatliğine Lambo’ya gider, iki tek atıp döner. Bir keresinde de evin cumbasında oturup konuştukları basamakta sızar kalır.” Bu evi biraz açmadan geçmeyelim. Orhan Veli okuru anımsayacaktır “Sere Serpe” adlı şiirini: “Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;/ Entarisi sıyrılmış, hafiften;/ Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;/ Bir eliyle de göğsünü tutmuş./ İçinde kötülüğü yok, biliyorum;/ Yok, benim de yok ama…/ Olmaz ki!/ Böyle de yatılmaz ki!”

İşte Orhan Veli’nin cumba basamağında sızıp kaldığı ev, bu şiire esin veren Bella’nın evidir. Bella ise Erol Güney’in karısı Dora’nın kız kardeşi. Yanlış anlaşılmayı önlemek için belirtmeliyim; şiire konu olan olay, Bella’nın annesiyle birlikte kiraladığı “İstiklal Caddesi’ndeki Hacopulo Hanı’nın çekme katında bütün Boğaz’ı ve Haliç’i gören” bu dairesinde değil, Ankara’da Sabahattin Eyuboğlu’nun evinde yaşanır. Aradan yaklaşık iki yıl geçmiş, Bella İstanbul’a yerleşmiştir. “Dört yıl kadar oturdukları bu evin konukları arasında Orhan Veli de vardır. Gelir, bir köşede oturur, konuşulanları sessizce dinler.” (Haluk Oral-M. Şeref Özsoy, Erol Güney’in Ke(n)disi, 2005)

Orhan Veli’nin uğrağı evlerden bir diğeri Sarıyer’dedir: “Orhan Veli 1945-1950 yıllarında ise sürekli Sarıyer’de görünür. Hiç değilse İstanbul’a düştüğü vakitler. O yıllarda Sarıyer’de kalabilecek bir yeri vardır. İskele dolaylarında Canlı Balık’ın tam karşısında, 71 no’lu evde annesiyle Füruzan –elbet Füruzan da büyümüştür– oturmaktadır.” (Boğaziçi Şıngır Mıngır) Orhan Veli’yi İstanbul’un Anadolu yakasından da uzak düşünmemek gerek: “Boğaziçi’ne, hele Göksu Deresi’ne bayılırdı. Bu derenin denize karıştığı noktadaki kırmızı eve, oldum olası hayrandı. Balık tutmak, kürek çekmek, yüzmek en hoşlandığı şeylerdi.” (Orhan Veli İçin, 1953)

Yüzmekten söz açılınca Caddebostan Plajı’nı anmamak olmaz: “Burası Orhan Veli’nin ‘vazgeçemediği’ yerlerden birisidir. Her yaz, fırsat buldukça, o çok sevdiği denizle, burada bütünleşir.” (M. Şeref Özsoy, Kanık’sadığım Biri Orhan Veli, 2001)

Salah Birsel’in, Boğaziçi Şıngır Mıngır’ında Orhan Veli’nin çocukluk arkadaşı Halim Güzelson’la Avrupa’da kafaları çekip Asya’ya geçişleri anlatılır ki hatırı sayılır bir maceradır, aktarılmazsa bu yazı eksik kalır: “Halim’le İstanbul’da bir meyhanede kafayı bulup da Beykoz’a giden son vapuru kaçırırlarsa Rumeli kıyısını tarayan vapura sığınırlar. O vapur, Beykoz vapurundan sonra, gece saat on birde kalkmakta, yolcularını Sarıyer’e boşalttıktan sonra da gelip Anadolukavağı’nda yatmaktadır. Bizim iki ahbap çavuş da Anadolukavağı’ndan Urumyeri’ne, Serviburnu’na kaymakta, oradan Beykoz Çayırı’na vurup gecenin ikisinden sonra Yalıköyü’ne gelmektedirler. Kış geceleri bir şişe konyak onlara arkadaşlık da eder.”

“İstanbul şairi” unvanını Yahya Kemal’den alamadıysa da iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki İstanbul konulu şiiriyle çağına damgasını vurdu. Ondan sonra “İstanbul’u dinlemek” için “gözlerimizi kapatır” olduk. Sandal sefasına çıkan kadınların göbek adı Mualla; “Üsküdar’da Kâzımım türküsünü” söyleyen kalmadıysa da biz yine ota köke bakıp efkârlıyız. Ve denizi seviyoruz; “Denizi kim sevmez/ Üstünde ve kenarlarında/ Balık/ Tutulduktan sonra.” Fransız şiirindeki albatrosun rütbesine denk pırpırları Türk şiirinde martının omuzlarına o taktı. Güzel, çirkin, vasat bütün kadınlar, aşk üstüne yazılmış her şiirin “kendileri için yazıldığını” sanıyor hâlâ…

“Gömmeden Önce Biraz Gezdirin Beni”

OrhanVeli-1

Orhan Veli’nin Rumelihisarı, Aşiyan Mezarlığı’ndaki mezarını arkadaşları para toplayarak yaptırdı. Abidin Dino’nun mezar düzenlemesi, mimar Nevzat Kemal’in denetiminde uygulandı. Mezar taşındaki yazı ise Prof. Emin Barın’a ait. FOTOĞRAF: KEREM YÜCEL

Orhan Veli’nin Beykoz’da başlayan yaşam serüveninde İstanbul, çocuk kalbinde iz bırakan bir ayrılık ve özlemin de adıdır. Beşiktaş Akaretler’de ilkokula başladıysa da ertesi yıl Galatasaray Lisesi’nin ilk kısmına geçen Orhan Veli, dördüncü sınıftayken babasının işi nedeniyle Ankara’ya gitti. “Hicret” adlı şiiri, ilkgençlik yıllarında uzak kaldığı İstanbul’dan bu ayrılışı düşündürür: “Damlara bakan penceresinden/ Liman görünürdü/ Ve kilise çanları/ Durmadan çalardı, bütün gün./ Tren sesi duyulurdu yatağından/ Arada bir/ Ve geceleri./ Bir de kız sevmeye başlamıştı./ Karşı apartımanda./ Böyle olduğu halde/ Bu şehri bırakıp/ Başka şehre gitti.”

Adnan Veli’den öğreniyoruz; daha 12 yaşındayken Beykoz’daki komşularının on yaşındaki kızı Fetanet’e âşık oldu. Ama bu aşk uzun sürmedi. “Orhan bir müddet sonra yine Beykoz’da, ‘Pembeliler’ adını verdiği üç kız kardeşin en küçüğü olan ‘Firdevs’e’ tutuldu.”

Üniversite çağında İstanbul’a geri döndü (1932). İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne dört yıl devam ettiyse de bitirmedi. Ankara’da iş bulduğu için (PTT’de memurluk) İstanbul’dan ayrılmak zorunda kaldı (1936-41). Askerliğini Gelibolu’da yaptı (1941-1944). Askerlik dönüşü yine Ankara’da, MEB Tercüme Bürosu’nda çalıştı (1944-47). On beş günde bir çıkardığı “Yaprak” dergisini bütün parasızlığına karşın, gerektiğinde paltosunu satma pahasına 28 sayı yaşatabildi (1 Ocak 1949-15 Haziran 1950). Dergiye son verince İstanbul’a döndü. Ara Güler’in tanıklığına göre Yaprak dergisini Taksim, Harbiye, Şişli’deki gazete bayilerine Orhan Veli’nin kız kardeşi Firuzan Hanım dağıtır, Orhan Veli ise Karaköy, Cağaloğlu ve Sahaflar’daki bayileri gezerdi. Ara Güler de zaman zaman onlara yardım olsun diye Galata Köprüsü’nde, Adalar Vapur İskelesi’ndeki bayi Kemal’e dergi bırakırdı. (Karada iskele olmadığı için vapurlar köprüden kalkıyordu.) “Köprü Kemal en çok satardı. Çünkü her adaya giden ona uğrardı.” (Bir Devir Böyle Geçti Kalanlara Selam Olsun, 1994)

Onun İstanbul’a bu gelişi belki de en sıkıntılı gelişiydi. MEB Tercüme Bürosu’ndaki işinden olduktan sonra arkadaşlarının da desteğiyle çıkardığı, kendini bütün benliğiyle adadığı dergiyi yaşatamamış, sevdiği kadını da Ankara’da bırakmıştı. Öldüğünde cebinde bulunan diş fırçasını sardığı kâğıttaki “Aşk Resmigeçidi” adlı şiirde dediği gibi son sevgilisi dert ortağı ve dostudur: “Gelelim sonuncuya./ Ona bağlandığım kadar/ Hiçbirine bağlanmadım./ Sade kadın değil, insan./ Ne kibarlık budalası,/ Ne malda, mülkte gözü var./ Eşit olsak, der,/ Hür olsak, der./ İnsanları sevmesini de bilir,/ Yaşamayı sevdiği kadar.”

“Bir Şehri Bırakmak” adlı şiirinde “Bu şehirdedir işim, gücüm,/ Ekmek param” dizelerini şu dizeler izler: “Fakat bütün bunlara mukabil/ Yine budur başka bir şehirdeki/ Bir kadın yüzünden/ Bıraktığım şehir”… İstanbul’u bırakıp gittiği o şehir Ankara olsa gerek, o sevgili ise “Sade kadın değil, insan” dediği Nahit Hanım! Bu da başka bir yazının konusu…

Ankara ve İstanbul onu ölümünde de paylaşamadı; Ankara’da belediyenin açtığı çukura 10 Kasım 1950 gecesi düştükten birkaç gün sonra İstanbul’da bir arkadaşının evinde fenalaştı. Cerrahpaşa Hastanesi’ne kaldırıldı, alkol zehirlenmesi tedavisi uygulandı. O gece, 14 Kasım Salı 23:20’de öldüğünde henüz 36 yaşındaydı. Cenazesi 17 Kasım Cuma öğlen Beyazıt Camii’nden kalktı.

Cemal Süreya’nın “Gömmeden önce biraz gezdirin beni” dizesi Orhan Veli’nin cenaze törenine bir özenme gibidir. Beyazıt’tan Çemberlitaş’a, Sultanahmet’e yaklaşınca Babıâli Yokuşu’na sapıp Sirkeci’ye eller üstünde taşınan bir tabut. Sonra arabayla da olsa Haliç, Karaköy, Tophane, Kabataş, Beşiktaş, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Rumeli Hisarı… Bugünün İstanbul’unda olduğu gibi Cemal Süreya’nın bu dizeyi yayımladığı 1988 ve öldüğü 1990 İstanbul’unda da ne trafik izin verirdi buna, ne günün İstanbullusunun şair algısı.

“Bazan Beyoğlu’ndan Sarıyer’e kadar yürüyerek, ıslık çalarak gittiği olurdu” diyor kardeşi Adnan Veli. Bir grup İstanbullu da 1996’dan beri bu yolu onun adına yürüyor. İlk yürüyüşe şairin kız kardeşi Füruzan Yolyapan da katıldı. Orhan Veli’nin öldüğü gün olan 14 Kasım’larda, saat 11:00’de Taksim Cumhuriyet Anıtı önünde buluşup Rumelihisarı’ndaki mezarına yürünüyor. Katılım için aranan tek koşulsa bir şiir kitabı getirmek.

Orhan Veli Kanık’ın adı doğduğu evin duvarına, ölümünün 50. yılında yazılabildi. Uğur Kökden o günleri şöyle anımsıyor: “Tam otobüs durağına da adını verecektik mahalle muhtarı engel oldu; ‘komünisttir’ diye!” Türk şiirinin ilk (kimilerine göre tek) akımını (Garip, 1940) yaratan şairimizin doğumunun 100. yılı yaklaşıyor. Yüzüncü yıl heyecanı 2014’te muhtardan başlayarak belediyenin ve ilgili bakanlığın şairi sahiplenmesi; evini müze yapması, badana altındaki duvar resimlerinin gün ışığına kavuşması, bir isimlik de sahildeki yalıya çakılması için vesile olur mu acaba? Neden olmasın!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s