Orhan Veli 100 Yaşında

Köyler Kentler Hu, Orhan Veli 100 Yaşında

Kendi deyişiyle “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye mısra-i meşhurunun mübdii” Orhan Veli’nin şiire nasır kelimesini sokması bir sembol. Şiiri, herkesin ulaşabileceği “harcıâlem” bir şey yapması ise hâlâ tartışılıyor. Şiirin ilk akımı Garip’e manifesto yazan şairin 100. yaşı, şaşılası bir suskunlukla geçiştiriliyor.  

YAZI: İBRAHİM BAŞTUĞ

İstanbul’un ve Ankara’nın kültürel tarihinde izler bıraktı. Bu iki şehirden birindeyken ötekinin özlemini çekti. Yalnız bunlar mı, gezi yazıları yazdığı sıra daha birçok kentle, kasabayla yarenlik etti. Yol ehlini uyardı: “GEMLİĞE DOĞRU/ DENİZİ GÖRECEKSİN/ SAKIN ŞAŞIRMA” … Çanakkale Gelibolu’da üç buçuk yıl askerlik yaptı; dağlarında çadır kurdu, meyhanelerinde balık avladı (rakı şişesindekilerden).

Bir mektubunda şöyle der; “Ankara’dan ayrılmanın verdiği hüzün bu sefer de Ankara’ya bir an evvel dönebilmek gayretine inkılap etti.” Son iki yıldır çalıştığı, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Tercüme Bürosu’ndaki işinden ayrılmış, kim bilir belki iş bulma olanağı daha fazla diye İstanbul’a dönmüştür. “Burada daha hiçbir yeri görmedim” diye sürdürür sözü. “Görmek de istemiyorum. Şehir, çamurlu sokaklarıyla, bulutlu tatsız havasıyla, bana dünyadaki şehirlerin en çirkiniymiş gibi geliyor.”

Ama İstanbul’un, şairin gönlünü çelmesi uzun sürmez. İstanbul için “dünyadaki şehirlerin en çirkini” dediği mektubun yazılış tarihi 9 Ocak 1947. Ünlü “İstanbul’u Dinliyorum” şiirinin Varlık dergisinde yayımlandığı tarih ise 1 Haziran 1947. Hoş, dekor İstanbul’dur ama şiirde dolaşan sevgili Ankaralıdır belki! Şiir bu…

İstanbul’da doğdu (13 Nisan 1914), ilkokulun beşinci sınıfındayken Ankara’ya gitti. Liseyi Ankara’da bitirdi ama üniversite için İstanbul’a döndü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü’ne üç yıl devam ettikten sonra bıraktı. Üniversitede okurken bir yandan da Galatasaray Lisesi’nde yardımcı öğretmenlik yaptı. (İlkokulun ilk dört yılını bu lisenin ilk kısmında okumuştu.) Üniversiteyi bıraktıktan bir yıl sonra Ankara’da, PTT Genel Müdürlüğü’nde iş bulununca 1936’da Ankara’ya döndü. Memurluğu, askere gittiği 1942’ye dek sürdürdü. Sonra Gelibolu… Yaklaşık üç buçuk yıl askerlik…

Son beş yılını da iki şehir arasında mekik dokuyarak geçirdi; ölümünden dört gün önce Ankara’daydı. Belediyenin açık bıraktığı çukura düştü bir akşam karanlığında. Dört gün sonra İstanbul’da öldü; 36 yaşındaydı.

Köyler kentler hu, Orhan Veli 100 yaşında diye bağırmak istiyorum. Bir yıl önce Atlas’ın İstanbul özel sayısında yayımlanan, Orhan Veli’nin İstanbul’unu konu alan yazımda kendimce bir erken uyarı işareti çaktım. Gelgör İstanbul’un hiçbir semti duymadı, Ankara sağır! Şehrayinler kurulsun, fener alayları düzenlensin demiyorum. Vapurlar birkaç sirenle onun anısına, martılara selam verebilir en azından. Belki dış kapının mandalına sempozyum düzenleyenler uyanır kan uykusundan, sandım!

Atlas İstanbul’daki yazımda Orhan Veli’nin, Beykoz’da çocukluğunu geçirdiği evin duvarlarında, üstü badanayla örtülmüş resimlere dikkat çekmiş, şaire bir 100. yaş armağanı olarak yeniden gün ışığına kavuşturulmaları, evin müzeye çevrilmesi, olur ya doğduğu sokağa adının verilmesi dileğimi dillendirmiştim. Heyhat, ses yok!

Anlam vermek zor; edebiyat tarihinin tozlu çekmeceleri didiklenip çıkarılan isimler üzerine filmler çekiliyor, kıyametler koparılıyor ama Orhan Veli (önüne sıfat koymaya gerek var mı) göz ardı ediliyor!

Şairaneliği Yıktığı İçin mi?

Varlık dergisinde yayımlanan şiirleri geniş kitlelerin ilgisini çektiğinde, Süleyman Efendi’nin nasırı dillere destan olduğunda, kendi deyişiyle  “Yazık oldu Süleyman Efendi’ye mısra-i meşhurunun mübdii” henüz 20’li yaşlarının başındaydı. Üç arkadaş (Oktay Rifat ve Melih Cevdet ile) birleşip ortak kitapları Garip’i çıkardığındaysa yirmili yaşlarının sonunda. Varlık onu ve arkadaşlarını şöyle anons eder: “Varlık’ın şiir kadrosu yeni ve kuvvetli genç imzalarla zenginleşmektedir. Aşağıda dört şiirini (Oaristys, Ebabil, Eldorado ve Düşüncelerimin Başucunda) okuyacağınız Orhan Veli, şimdiye kadar yazılarını neşretmemiş olmasına rağmen olgun bir sanat sahibidir. Gelecek sayımızda onun ve arkadaşları Oktay Rifat, Melih Cevdet, Mehmet Ali Sel’in şiirimize getirdikleri yeni havayı daha iyi belirtecektir.” Varlık’takiler yayımlanan ilk şiirleri değildir ya, bu edebiyat tarihinin konusu.

20140226_100805a

Soldan sağa Sabahattin Eyuboğlu, Orhan Veli, Sait Faik.

Mehmet Ali Sel imzasıyla şiir yayımlayan da Orhan Veli’dir. Bu onun muzipliğinin bir işaretidir. Hem geleneksel şiire hâkim, hem de iyi bildiği Fransızcanın etkisiyle çağdaşı Batı şiirinden haberdardır. Eski edebiyatın tumturaklı söylemini eleştirirken asla bir söz sanatı olarak şiirin dışına düşmediği gibi, kendisine kadar şiirin uzağından bile geçmediği saf bir “durum tanımlaması”nı şiirleştirebildi. Edebiyatı bir seçkin zümre kültürü olmaktan, beklenmedik biçimde ve umulmayacak hızla çıkardı. Üstelik bunu Nâzım Hikmet’in “Putları Yıkıyoruz” kampanyasındaki gibi somut hiçbir ismi hedef almadan başardı. (Nâzım Hikmet’in, Orhan Veli’ye ilgisi başka bir yazının konusu olacak ayrıntılara sahip. Onu saydığını, yurtdışı gezilerinde bile kitabını yanında taşıdığını belirtmekle yetiniyorum.)

Üç arkadaşın ortak kitabı Garip, modern Türk şiirinin ilk akımına da ismini verir. Orhan Veli’nin kitaba yazdığı sunuş yazısı “Birinci Yeni” de denen akımın manifestosu olur. Bu yazıda bir söz sanatı olarak şiirin tarihsel sürecini ayrıntılarıyla irdeler, vezin ve kafiyenin artık ilk bakışta görülmeyen ama sezilen bir tür iç ahenge dönüştüğünü belirler: “Bir şiirde eğer takdir edilmesi lâzım gelen bir ahenk mevcutsa, onu temin eden vezin veya kafiye değildir. O ahenk vezinle kafiyenin haricinde ve vezinle kafiyeye rağmen mevcuttur. Fakat onu şiirde şuurlu hâle getiren ve anlayışları en kıt insanlara bile bir ahengin mevcut olduğunu haber veren şey vezinle kafiyedir. Bu suretle farkına varılan yani vezin ve kafiye ile temin edilen bir ahenkten zevk duyabilmek yahut da lakırdıyı bu basit ölçüler içinde söylemeyi maharet sayabilmek; safdilliklerin herhalde en muhteşemi olmalıdır.”

Orhan Veli geleneği, dinamitlerini onun neresine koyacağını bilecek kadar iyi tanıyordu. Eskinin zayıf yanlarından biri de edebiyatı dönüştürme becerisinden yoksun, yeteneksizlerin ezberlediklerini taklitle geleneği sürdürdüğünü sanmasıydı: “Lâfız ve mâna sanatları çok kere zekânın tabiat üzerindeki değiştirici ve tahrip edici hassalarından istifade eder. Bilgisini ve terbiyesini geçmiş asırlara borçlu olan insan için bundan daha tabiî bir şey yoktur. Teşbih, eşyayı olduğundan başka türlü görmek zorudur. Bunu yapan insan acaip karşılanmaz, kendine hiç bir gayri tabiilik isnat edilmez. Halbuki teşbihle istiareden kaçan, gördüğünü herkesin kullandığı kelimelerle anlatan adamı bugünün münevveri ‘garip’ telâkki etmektedir. Hatası, muhtelif Deviation’larla (sapmalarla) gelişmiş bir şiir anlayışını kendine çıkış noktası yapmasıdır. Yazının peyda olduğu günden beri yüz binlerce şair gelmiş, her biri binlerce teşbih yapmıştır. Hayran oluğumuz insanlar bunlara birkaç tane daha ilâve etmekle acaba edebiyata ne kazandıracaklardır? Teşbih, istiare, mübalağa ve bunların bir araya gelmesinden meydana çıkacak bir hayal zenginliği, ümit ederim ki, tarihin aç gözünü artık doyurmuştur.”

Bir de dil meselesi var ki asıl kırılma orada yaşanıyor: “Bu edaya bizi kelimeler getirmiştir. Fakat şiir zevkini ve şiir telâkkisini bugünkü cemiyetten alan insan çok kere aksi cihetten hareket etmekte, yani o kelimelerden evvel şairaneyi tanımaktadır. Bu edayı getirebilecek kelimelerden müteşekkil lugat; yazarken şairane olmak isteyen, okurken de şairaneyi arayan insanın kafasında zaruri olarak meydana gelir. O lugatin çerçevesinden kurtulmadıkça şairaneden kurtulmaya da imkân yoktur. Şiire yeni bir vokabüler getirme cehdi bu cinsten bir kurtulma arzusunun tezahürüdür. ‘Nasır’ ve ‘Süleyman Efendi’ kelimelerinin şiire sokulmasını hazmedemiyenlerse şairaneye tahammül edebilenler, hattâ onu arayanlar, hem de bilhassa arayanlardır. Halbuki eskiye ait olan her şeyin, her şeyden evvel de şairanenin aleyhinde bulunmak lâzımdır.”

Sabahattin Eyuboğlu, ölümünden sonra yazdığı kısa yazıda onu şöyle anlatır: “Orhan Veli’nin hemen her şiirinde, açık veya kapalı bir meydan okuma vardır. Tuhaflıklarının, aykırılıklarının çoğu, sahte edebiyata, bizi insanımızdan, memleketimizden, sahih halimizden uzaklaştıran yapmacık şiire çatmadır, kötüyü silmek için tersini söylemedir.” Onun sahteciliğe tahammülsüzlüğü şiirle sınırlı değildir, yine Sabahattin Eyuboğlu’nun tanıklığına göre: “Yalnız şiir severliğin değil, din, vatan, millet ve insan severliğin sahtesine, ucuzuna pervasız, amansız, kendiliğinden bir karşı koması vardı Orhan Veli’nin.”

Olur şey değil; altı asırlık Divan edebiyatı bir nasıra kurban gitti ya!

Öyleyse; gerek yok şatafatlı şehrayinlere, fener alaylarına falan! Biz martılarla kutlarız Orhan Veli’nin 100. yaşını. Uyarına getirirsek salarız rakı şişesindeki balığı da Boğaz sularına!

~~~~~

Sütü Sevmez, Sütlaca Bayılırdı

Kardeşi Adnan Veli, Orhan Veli’nin ölümünden üç yıl sonra yayımladığı “Orhan Veli İçin” adlı kitapta onun fizik yapısını ve kişilik özelliklerini de anlatır.

“Orhan Veli 36 yaşında öldü. Küçükten beri zayıf, çelimsiz bir bünyesi vardı. Öldüğü vakit 1.82 boyunda, 67 kilo ağırlığında idi. Vücudu oldukça kemikli, kollarıyla bacakları epey uzundu. Göğsünü öne doğru eğerek, hafifçe yaylanarak yürürdü.

38 numara gömlek, 42 numara ayakkabı, 57 numara şapka giyerdi. Ama şapkayla dolaştığı hemen hemen hiç görülmezdi. Saçları çoğu zaman alnının üstüne düşerdi. Ara sıra sakal da bırakırdı.

OrhanVeli_02

Kardeşi Adnan Veli, Orhan Veli’nin ölümünden üç yıl sonra “Orhan Veli İçin” adlı bir kitap yayımladı.

Elleri gayet ince, beyazdı. Parmakları adam akıllı uzun, tırnakları pembe, uzun ve yuvarlaktı. Geniş bir alnı, sivri bir çenesi vardı. Dudakları enikonu etliydi. Burnu tümsekliydi. Yüzü, gençlikte çıkardığı ergenlik sivilceleri sebebiyle pürtüklüydü.

Küçük yaşında iken, çok sevdiği yemekleri; “pilav, patates, et” diye tarif ederdi. Yemek konusunda son derece müşkülpesentti. Domates, zeytin ve soğanı katiyen yemezdi. Sucukla pastırmayı çok sevmesine rağmen sarmısaktan son derece tiksinirdi. Kereviz, yerelması, karnabahar, lahana, işkembe, paça onun katiyen ağzına koymadığı şeylerdi. Sütten, çiğ yumurtadan adeta kaçardı. Bununla beraber yumurtanın çok pişmişini severdi. En çok sevdiği yemek balık, en fazla tiksindiği de ciğerdi.

Balığın her çeşidini, pilavla makarnanın salçalısını, et yemeklerini, sebzelerden enginarı, kuru fasulyeyi, bütün konserveleri iştiha ile yerdi.

Bal, reçel, buna benzer ağır tatlıları pek tercih etmezdi. Süt sevmemesine rağmen sütten yapılan tatlıları, bilhassa muhallebi ile sütlacı nihayet kabak tatlısını her zaman yemek isterdi.

İlk zamanlarda tütünden nefret ederdi. Sonradan sigaranın tiryakisi oldu. Eskiden Harman, Yaka, Yalova, Yenice sigaralarını kullanırdı. Sonraları Birinci’yi içmeye başladı. Kibriti iki parmağiyle yakardı. Çayı çok koyu, kahveyi de şekersiz içerdi. Kahve düşkünlüğü son zamanlarda aşırı bir hal almıştı. Büyük bira bardaklariyle günde yedi sekiz bardak kahve içtiği olurdu.

İçkiye de çok düşkündü. Hiç durmadan günlerce şarap içebilirdi. Bununla beraber, ne kadar içki içerse içsin, ağırbaşlılığını kaybetmez, gülümsemesini unutmazdı. Ankara’da Şükran ve Macar lokantalarına, İstanbul’da nadiren Degüstasyon’a, sık sık da Balıkpazarı’ndaki Lambo’ya giderdi.

Lambo onun en sevdiği dostlarındandı. Tepebaşı’nda, sokak aralarındaki meyhanelere devam ettiği de olurdu.

Boğaziçi’ne, hele Göksu Deresi’ne bayılırdı. Bu derenin denize karıştığı noktadaki kırmızı eve, oldum olası hayrandı. Balık tutmak, kürek çekmek, yüzmek en hoşlandığı şeylerdi. Herkesle iyi geçinir, kimsenin kalbini kırmaz, dostlarına karşı her daim saygı duyardı. Son zamanlarda en çok Sabahattin Eyuboğlu’na bağlanmıştı. Akşamları geç yatar, sabahları erken kalkardı. Yürümekten hiç bıkmazdı. Bazan Beyoğlu’ndan Sarıyer’e kadar yürüyerek, ıslık çalarak gittiği olurdu.”

~~~~~

“Sade Kadın Değil, İnsan”

Orhan Veli’nin aşklarını anlattığı “Aşk Resmigeçidi” şiiri, ölümünden sonra cebinde bulunan, diş fırçasını sardığı kâğıtta yazılıydı. Kardeşi Adnan Veli, bu şiirde geçen kadın adlarının kiminin gerçek, kimininse uydurma olduğunu söyler.

“Orhan’ın ilk aşkı, (eğer buna aşk demek caizse) on iki yaşında başlar. Beykoz’daki komşularının on yaşındaki kızı “Fetanet”i sevmişti. Bu uzun sürmedi. Orhan bir müddet sonra yine Beykoz’da, “Pembeliler” adını verdiği üç kız kardeşin en küçüğü olan “Firdevs’e tutuldu. Lisede iken Ankara’da “Cazibe” adında başka bir kızı birkaç ay sevdi.

Orhan’ın ilk ciddi aşkı üniversitede okuduğu zamana rastlar. Daha sonraları başkalarına da âşık oldu. Ufak tefek hayli macera geçirdi. Ama Orhan’ın en büyük aşkı daha sonra başladı. Ölümüne kadar devam etti.

Onun 1935 yılından sonraki maceraları ve aşkları hakkında burada isim saymaya hakkım yok. Çünkü sevdiği insanların çoğu bugün bir yuva kurmuştur.

Orhan Veli, ölümünden önce yazdığı, ama yayınlamaya imkân bulamadığı “Aşk Resmigeçidi” adlı şiirinde birçok kadınlardan bahseder. Bazılarının isimlerini sayar.  Bunların bazısı doğru, bazısı hayalidir. Bu şiirin son paragrafında: “Gelelim sonuncuya,/ Sade kadın değil, insan../ Ne kibarlık budalası/ Ne malda mülkte gözü var.// Hür olsak der,/ Eşit olsak der./ Yaşamayı sevmesini de bilir,/ İnsanları sevdiği kadar..” mısralariyle anlattığı sevgili, onun gerçek ve şuurlu askının ifadesidir.”

Orhan Veli, ilk kez 1942’de İnkılapçı Gençlik dergisinde yayımlanan “Ben Orhan Veli” başlıklı otobiyografik şiirinde de sözü son aşkına getirir: “Bir de sevgilim vardır, pek muteber;/ İsmini söyleyemem,/ Edebiyat tarihçisi bulsun” der.

~~~~~

Aşk Resmigeçidi

Birincisi o incecik, o dal gibi kız,
Şimdi galiba bir tüccar karısı.
Ne kadar şişmanlamıştır kim bilir.
Ama yine de görmeyi çok isterim,
Kolay mı? İlk gözağrısı.

……………………………. çıkar
………………………. dururduk mahallede
……………………………. halde
…………… adlarımız yan yana yazılırdı duvarlara
…………………………. yangın yerlerinde.
Üçüncüsü Münevver Abla, benden büyük
Yazıp yazıp bahçesine attığım mektupları
Gülmekten katılırdı, okudukça.
Bense bugünmüş gibi utanırım
O mektupları hatırladıkça.

Dördüncüsü azgın bir kadın,
Açık saçık şeyler anlatırdı bana.
Bir gün de önümde soyunuverdi
Yıllar geçti aradan, unutamadım,
Kaç defa rüyama girdi.

Beşinciyi geçip altıncıya geldim
Onun adı da Nurünnisa.
Ah güzelim
Ah esmerim
Ah
Canımın içi Nurünnisa.

Yedincisi Aliye, kibar bir kadın
Ama ben pek varamadım tadına,
Bütün kibar kadınlar gibi,
Küpe fiyatına, kürk fiyatına.

Sekizinci de o bokun soyu:
Sen elin karısında namus ara,
Kendinde arandı mı, küplere bin.
Üstelik kendinde de
Yalanın düzenin bini bir para.

Ayten’di dokuzuncunun adı.
Barlarda göbek atar

İş başında şunun bunun esiri,
Ama bardan çıktı mı,
Kiminle isterse onunla yatar.

Onuncusu akıllı çıktı
Bıraktı gitti beni.
Ama haksız da değildi hani,
Sevişmek zenginlerin harcıymış
İşsizlerin harcıymış.
İki gönül bir olunca
Samanlık seyranmış ama,
İki çıplak da -olsa olsa-
Bir hamama yakışırmış.

İşine bağlı bir kadındı on birinci
Hoş, olmasın da ne yapsın?
Bir zalimin yanında gündelikçi;
Adı Luksandra.
Geceleri odama gelir,
Sabahlara kadar kalır.
Konyak içer, sarhoş olur,
Sabahı da, işbaşı yapardı şafakla…

Gelelim sonuncuya.
Ona bağlandığım kadar
Hiçbirine bağlanmadım.
Sade kadın değil, insan.
Ne kibarlık budalası,
Ne malda, mülkte gözü var.
Hür olsak, der,
Eşit olsak, der.
İnsanları sevmesini de bilir,
Yaşamayı sevdiği kadar.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s